29 Nisan 2016 Cuma

MÜ'MİNİN YAŞAMINDA, ALLAH İNANCININ YANSIMASI***RIZK


Muhakkak ki, bugün insanlık büyük bir gaflet içerisindedir. Bulunmuş olduğu gafletten kurtulmak isteyen insanlık, geçmişte olduğu gibi günümüzde de bir aydınlığa, kurtuluşa, nura muhtaçtır. Gafletten menfaat uman ve de faydalananlar ise, doğması beklenen o nurun ve ölçülerinin önüne çıkmaya devam etmektedirler. Fakat ne yaparlarsa yapsınlar geçmişte olduğu gibi bugün de insanlar o nura koşacak, ona sahip çıkıp haysiyetli günlerine tekrar kavuşacaklardır. İslâm davetini yüklenip bu yolda canla başla çalışanların olmasına rağmen günümüzde genelde Müslümanların da gaflet içerisinde olduklarını görmek mümkündür. Ne yazık ki, dünya yüzeyindeki Müslümanlardan bahsederken ancak onların adlarının varlığından bahsedilir. Hayata tesirlerinden, siyasi bir varlık göstermelerinden bahsetmek günümüzde oldukça zordur. Onların bu hale gelişlerinde birçok sebepleri saymak mümkündür. Ümmetin hayata bakışını değiştirecek, onu yeniden canlı kılacak bazı kavramlar konumuzun esasını oluşturmaktadır. Ümmetin geçmişteki cesaretine kavuşmasına engel olan ve anlaşılmamış veya unutulmuş bu kavramlar rızk, ecel, korku, üstünlük, İslâm'ın yüceliği, istikbal ve tevekkül kavramlarıdır. Allah Subhânehu Ve Teala'nın izniyle şimdi bu kavramları sırasıyla açıklamaya çalışalım.







ALİ HOCA a- Rızk        NUREDDİN YILDIZ RIZK                 ABDULLAH İMAMOĞLU RIZK
Dünyada her canlıya olduğu gibi insana da rızkını takdir eden ve veren sadece Allahu Teala'dır. Akıl, güç ve iradeden yoksun ufacık bir böcek bile rızksız kalmıyor. Rabbimiz ona rızkını bir şekilde mutlaka gönderiyor. Rızk kesinlikle Rabbimizin elindedir. Zira Rabbimiz; rızkı Ben takdir ediyorum”,“Ben dağıtıyorum” diyor. Bu hususta şöyle buyuruyor:
إن ربك يبسط الرزق لمن يشاء ويقدر إنه كان بعباده خبيرا بصيرا(30)ولا تقتلوا أولادكم خشية إملاق نحن نرزقهم وإياكم إن قتلهم كان خطئا كبيرا "Muhakkak ki, Rabbin rızkı dilediğine çok, dilediğine az verir. Şüphesiz ki o, kullarından haberdardır, (onları) çok iyi görür. Geçim endişesi ile çocuklarınızı öldürmeyin. Biz, onların da sizinde rızkınızı veririz." (İsra 30-31)
Rızk hususunda Müslümanlar genelde ağızlarıyla rızkın Allah Subhânehu ve Teala'nın elinde olduğunu söylüyorlar. Ama bu, hakiki bir iman seviyesinde görünmüyor. Zira bu noktada kişilere, bu malı nereden aldığı sorulduğunda; ‘Allah'a çok şükür Rabbim verdi’ demiyor. ‘Bu iş için çok çalıştım, plan yaptım, bu konuda uzmanlaştım, bu yüzden çok kazandım’ diyorlar. Müslümanlarda bu kanaat ya da anlayış maalesef çok yaygınlaştı. Bunun en önemli sebeplerinden biri; halkın dinlerini kendilerinden öğrendikleri hoca ya da âlim diye bilinen kişilerin yanlış anlayış veya anlatımlarıdır. Diyorlar ki; “her ne kadar Allah'ın elinde olsa da çalışmadan rızk gelmez, rızkın gelmesi senin çalışmana da bağlıdır. Az çalışan az, çok çalışan çok rızk elde eder. Hiç çalışmayan ise hiç rızk elde edemez. Onun için insan işinden gücünden olacak davranışlardan uzak durmalı, yoksa aç kalır.” İşte, böyle düşünüyorlar. Bu anlayışa göre, sanki rızkımız Allahu Teala'nın elinde değil de devletin ya da işverenin elindedir.
Buna binaen günümüz insanları ne kadar çalışırsan o kadar mal, mülk, rızk sahibi olursun kanaatine sahip oldular. Halbuki İslâm akidesine göre rızkı az ya da çok veren Allahu Teala'dır, bir başkası değil. Bunun böyle olmasının sebebi de sadece onun dilemesidir, başkasının dilemesinden dolayı değildir. Zira rızkın az ya da çok oluşu da Allah Subhânehu ve Teala'ya kullukta imtihanın bir konusudur. Buna rağmen Müslümanlar bilhassa günümüzde rızk hakkında böylesi kötü bir kanaate düştüler. Bu kanaat Müslümanlara nereden geldi? Zira daha önceleri onlarda böylesi bir kanaat yoktu. Bunun sebebi; Müslümanların İslâm akidesi ve dinini anlamak ve yaşamakta gösterdikleri zafiyet neticesinde imanlarının tadını tadamayışları, buna bağlı olarak da iç ve dışarıdaki kâfirlerin ahlakını ahlak edinmeleridir. Zira Yahudi ve Hıristiyan din adamları cenneti bile rüşvetle satıyorlar(!), Allah'ın dinini, hükümlerini az bir pahaya bile tahrif ediyorlardı. Yani menfaat uğruna hükümlerle oynuyorlardı. İşte, bu huy birçok Müslüman'a da sirayet etti. Mesela; zekât vermemek için, zekât zamanı gelince elindeki parayı bir başkasına borç vererek aklı sıra hile yapıp zekât sorumluluğundan kurtulacağını sanıyor. Halbuki daha önceleri Müslümanlar zekât ve hatta sadakayı vermekten kaçmak için değil vermek için koşuyorlardı. Sadaka vermek Müslümanlar için bir huzur ve saadet vesilesi idi. Müslüman Allah için uygun bir yere sadaka verebildiğinde kendisini mutlu hissediyordu. Günümüzde ise, değil başkalarına Allah için mal vermek, bilakis başkalarının hakkını bile alabilmekte, hatta gerekirse onun için o insanı öldürmekte mutluluk duyuyorlar.
İşte bu çarpık zihniyet insanları en vahşi hayvandan bile acımasız mahlûk kılmaktadır. Ve insanlığa bu vahşeti yaşatmaktadır. Pazısı kuvvetli olan bir avuç kapital sahibi azınlık, dünyadaki mustazaf (zaafa uğramış) insanların mallarını çalmak, talan etmek yani sömürmek için gerektiğinde o insanları en modern silahlarla toplu halde öldürmek uğraşısı ve de yarışı içindedirler. Bir ahtapot gibi sömürü ağı ile dünyayı kuşatmış durumdalar. Özellikle de Müslümanların petrollerini, madenlerini, servetlerini çalıyorlar ve onları öldürüyorlar. O kadar çok sömürmelerine rağmen gözleri hiç doymuyor. Bu gözü doymazlığın, bu aç gözlülüğün, bu vahşi mal tamahının sebebi nedir? İşte bunun asıl sebebi, rızkın kişinin kendi çalışmasına bağlı olduğu anlayışıdır. “Çalışırsan rızk olur, çalışmazsan aç kalırsın”, “verirsen biter yine aç kalırsın”, “onun için, haklı haksız, helal haram demeden mala, mülke ulaşmaya çalış” anlayışıdır. Aslında bu insanın yapısında varolan beka içgüdüsünden kaynaklanan hayatta tutunma, mal mülk sahibi olma tutkusuna esir olma halidir. İşte bu anlayış ya da mal tutkusu insanları gözü dönmüş vahşi mahlûklar haline getirmektedir.
İnsanlığı bu vahşetten ancak İslâm akidesi kurtarır. Zira bu akide insan yapısındaki diğer bütün duygu ve ihtiyaçları Allah Subhânehu Ve Teala’dan gelen bir ölçü ile terbiye edip insanı vahşetten temizlemiştir. Rızkın Allah'ın elinde olduğunu, az ya da çok rızk verenin Allah olduğunu, Allah'ın az ya da çoklukla imtihan ettiğini bilerek, insanda kanaat, sabır ve hatta cömertlik, ikramda bulunma faziletlerini yerleştirmiştir. Kanaat, sabır, cömertlik, kendisi mala muhtaç iken başkasına ikramda bulunma faziletleri ile vasıflı bir ümmet inşa etmiştir. İnsanlık gerçek insanlığı, hayrı işte bu ümmet elinde görmüştür. Bu, İslâm akidesi anlaşılıp yaşandıkça tekrar bu faziletler varolacaktır. Bu akide üzerine devlet kurulup âleme taşındıkça, bu faziletler de yaygınlaşacak, sömürgeci ahtapot görünümlü pis kâfirlerin zulmü ve zulümatı ortadan kaldırılacak, geçmişte olduğu gibi âlem İslâm'ın nuru ile tekrar aydınlanacaktır.
Evet, kapitalist ya da materyalist rızk anlayışından doğan aşırı mal sevgisi, sanki insanın tabiatını dejenere edip, vampir tabiatlı kılmaktadır. Daha kârlı olduğunu gördüğü için fabrikadaki binlerce işçiyi zorunlu parasız izne çıkarıp da onlara vereceği parayı faize yatıran, binlerce kişinin çoluk çocuk ve çocuğu ile aç susuz hasta kalması pahasına faizden elde edeceği kârları salyası aka aka hesap eden vampir iş adamlarına bakın! Devletin geliri olursa hemen ona çullaşan, devletin borcu olursa hemen malını dışarıya kaçıran vampir kapitalistlere bakın! İnsanlığın ne kadar alçalabileceğini, vahşileşebileceğini ve vampirleşebileceğinin gerçek şeklini onlarda görürsünüz.
Mukayese için bir de insanlığın güzide asrına saadet asrına bakın. Orada insanlıktan örnekler göreceksiniz. Zengin de olsa vampirleşmeyip de Allah Subhânehu Ve Teala için can ve mal vermekte yarışan, fakirlere, muhtaçlara ikramda bulunan, İslâm devletine yardım eden hatta kendileri muhtaç iken, başkalarını kendi nefislerine tercih eden fazilet nişanelerini göreceksiniz. Gerektiğinde devlete Allah yolunda cihat için malının üçte birini, yarısını, hatta tamamını getirip gönül rahatlığıyla veren ve bundan da sürur duyan güzide insanları görürsünüz. Zira onlar bu işleri ebedi hayat olan ahirete yatırım olarak görüyorlardı. Onlar Allahu Teala'nın şu sözüne binaen hareket ediyorlardı:
مثل الذين ينفقون أموالهم في سبيل الله كمثل حبة أنبتت سبع سنابل في كل سنبلة مائة حبة والله يضاعف لمن يشاء والله واسع عليم(261)الذين ينفقون أموالهم في سبيل الله ثم لا يتبعون ما أنفقوا منا ولا أذى لهم أجرهم عند ربهم ولا خوف عليهم ولا هم يحزنون "Allah yolunda mallarını harcayanların örneği, yedi başak bitiren bir tane gibidir ki, her başakta yüz tane vardır. Allah dilediğine daha da fazla verir. Allah geniştir, her şeyi bilir. Mallarını Allah yolunda hayra verip de sonra başa kakmayan, alanların gönlünü kırmayan kimselerin Allah katında kendilerine has mükâfatları vardır. Onlara korku olmadığı gibi, onlar üzülmeyecektir." (Bakar 261-262)
İslâm akidesindeki rızk anlayışından uzaklaştıkça vampirleşen kişilerin kafalarına ve kalplerine yerleşen tek şey para sevgisidir. Bu sevgi onu; Kâbe gibi kutsal bir yerde, anne gibi kutsal bir varlıkla 70 defa zina yapmaktan daha kötü bir işe ve Allah ve Resulü ile savaş olarak vasıflandırılan faize koşuşturmaktadır. Bununla da kalmayıp faizi meşrulaştırma çabasına itmektedir. Boşuna dememişler; “para insanın aklında olursa ya kölesi ya da delisi olur.” Kur’an'da da;
الذين يأكلون الربا لا يقومون إلا كما يقوم الذي يتخبطه الشيطان من المس “Faiz alanların mezarlarından şeytan çarpmış gibi kalkacakları” (Bakara 275) bildiriliyor. Onlar daha mezara gitmeden şeytan çarpmışa dönüyorlar. Ya deliriyorlar ya da stres içinde bunalıma düşüyorlar.
İslâm akidesindeki rızk anlayışı insanı cömert kıldığı gibi kanaatkâr ve sabırlı da kılar. Bundan dolayı gerçek iman sahibi rızkı dar olunca ortalığı velveleye vermez, sabretmesini bilir ve hatta haline şükreder. Rızkının darlığını dışarıya bile yansıtmama olgunluğunu gösterir. İffetlerinden dolayı, fakirliklerini ne bir şikayet konusu kılar ne de bir duygu sömürüsüne dönüştürür. Allahu Teala bu hususta şöyle buyuruyor:
للفقراء الذين أحصروا في سبيل الله لا يستطيعون ضربا في الأرض يحسبهم الجاهل أغنياء من التعفف تعرفهم بسيماهم لا يسألون الناس إلحافا وما تنفقوا من خير فإن الله به عليم "(Onların asıl durumunu) bilmeyen, iffetten dolayı gösterdikleri tok görünümlerine bakarak onları zengin sayar, sen onları görünce yüzlerinden tanırsın. Çünkü onlar yüzsüzlük ederek insanlardan istemezler." (Bakara 273)
Rızkın Allahu Teala'nın elinde olduğuna iman ettikleri sürece Müslümanlarda geçim sorunu diye bir durum söz konusu olmuyordu. Evet, sıkıntılara katlanıyorlardı ama o onlara bir dert değildi. Çünkü mal mülk onların kalplerinde değil ellerinde idi. Ellerine geçerse helal yolda harcıyorlardı, ellerine geçmezse hallerine şükrederek sabrediyorlardı. Kendilerine asla dert etmiyorlardı. Zira onlar Allahu Teala'nın şu hitabına kulak veriyorlardı:
ولنبلونكم بشيء من الخوف والجوع ونقص من الأموال والأنفس والثمرات وبشر الصابرين "Andolsun ki biz, sizi biraz korku, açlık, mallardan, canlardan ve ürünlerden biraz azalma ile imtihan eder deneriz, sen sabırlı davrananları müjdele."(Bakara 155)
Rızkın kendi çalışmasına bağlı olduğunu zanneden kişi, Allahu Teala'nın ona bol rızk vermesi durumunda hakkı olmayan bir üstünlük iddiasında bulunup şımarır azar. Karun gibi olur. Bakınız Allahu Teala ibret olsun diye onun durumunu nasıl tasvir ediyor:
"Karun Musa'nın kavminden idi de onlara karşı azgınlık etmişti. Biz ona öyle hazineler vermiştik ki, anahtarlarını güçlü kuvvetli bir topluluk zor taşırdı. Kavmi ona demişti ki; 'Şımarma! Bil ki Allah şımarıkları sevmez. Allah'ın sana verdiğinden Ahiret yurdunu gözet. Ama dünyadan da nasibini unutma. Allah sana ihsan ettiği gibi, sen de(insanlara) iyilik et. Yeryüzünde bozgunculuğu arzulama. Şüphesiz ki Allah bozguncuları sevmez.' Karun ise; 'O (servet) bana ancak kendimdeki bilgi sayesinde verildi' demişti. Bilmiyor muydu ki Allah, kendisinden önceki nesillerden ondan daha güçlü ondan daha çok taraftarı olan kimseleri helak etmişti. Günahkarlardan günahları sorulmaz (Allah onların hepsini bilir). Derken Karun, ihtişam içinde halkının karşısına çıktı. Dünya hayatını arzulayanlar; 'Keşke Karun'a verilenin benzeri bizim de olsaydı, hakikat şu ki o çok büyük bir devlet sahibidir' dediler. Kendilerine ilim verilmiş olanlar ise şöyle dediler; 'Yazıklar olsun size! İman edip iyi iş yapanlara göre Allah'ın mükafatı daha üstündür. Ona da ancak sabredenler kavuşabilir.' Nihayet biz onu da sarayını da yerin dibine geçirdik. Artık Allah'a karşı kendisine yardım edecek avanesi olmadığı gibi, o kendini savunup kurtaracak kimselerden de değildi. Daha dün onun yerinde olmayı isteyenler; 'Demek ki, Allah kullarından dilediğine rızkı çok da verir azda verir. Şayet Allah bize lütufta bulunmuş olmasaydı bizi de yerin dibine geçirirdi. Demek ki inkarcılar iflah olmazmış' demeye başladılar. İşte ahiret yurdu! Biz onu yeryüzünde böbürlenmeyi ve bozgunculuğu arzulamayan kimselere veririz. En güzel akıbet takva sahiplerinindir."(Kasas 76-83)
Rızkın sadece Allahu Teala'nın elinde olduğuna şeksiz şüphesiz iman edenler, Allah'ın mesela şu emrine icabet ederek malını Allah yolunda infak etmekten hatta Ebu Bekir Radıyallahu Anha’da olduğu gibi bazen tamamını infakta tereddüt etmezdi.
ياأيها الذين آمنوا أنفقوا من طيبات ما كسبتم ومما أخرجنا لكم من الأرض ولا تيمموا الخبيث منه تنفقون ولستم بآخذيه إلا أن تغمضوا فيه واعلموا أن الله غني حميد(267)الشيطان يعدكم الفقر ويأمركم بالفحشاء والله يعدكم مغفرة منه وفضلا والله واسع عليم "Ey iman edenler! Kazandıklarınızın iyilerinden ve rızk olarak yerden size çıkardıklarımızdan hayra harcayın. Size verilse gözünüzü yummanız hariç, almayacağınız şeylerle sakın hayır yapmaya kalkışmayın. Biliniz ki Allah zengindir, övülmüştür. Şeytan sizi fakirlikle tehdit eder (korkutur) ve sizin cimri olmanızı emreder. Allah ise size katından bir mağfiret ve lütuf vaadeder. Allah her şeyi ihata eden ve her şeyi bilendir." (Bakara 267-268)
Bu hususta Hz Ali Radiyallahu Anha’nın sergilediği tavır gerçekten günümüz Müslümanlarına apayrı bir ışık tutmaktadır:
Bir gün Ali Radiyallahu Anha kapıda bir dilencinin durduğunu gördü. Oğlu Hasan veyahut Hüseyin'e; 'Annene git, kendisine verdiğim o altı dirhemden birini sana versin getir şu fakire ver.' dedi. Çocuk gidip döndükten sonra;'Annem o altı dirhemi un almak üzere sakladım diyor'dedi. Bunu üzerine Ali Radiyallahu Anha; 'Eğer kişi elindeki paradan çok, Allah'a güvenmezse imanı gerçek bir iman değildir. Git annene söyle o altı dirhemin hepsini göndersin' dedi. Fatıma Radiyallahu Anhuma’da o altı dirhemin hepsini gönderdi. Ali Radiyallahu Anha onu dilenciye verdi. Ali Radiyallahu Anha daha içeri girip elbisesini çıkarmamışken, satmak üzere bir devenin yularından tutup çeken bir adam yanından geçti. Ali Radiyallahu Anha; 'Deveni kaça satıyorsun?' diye sordu. Adam; 'Fiyatı yüz kırk dirhem.' dedi. Ali Radiyallahu Anha; 'Parasını sonra almak üzere deveyi kapıya bağla.' dedi. Adamda deveyi bağlayıp gittikten sonra bir başka adam geçip; 'Bu deve kimindir?' diye sordu. Ali Radiyallahu Anha; 'Benimdir.'dedi. Adam; 'Satmıyor musun?' dedi. Ali Radiyallahu Anha; 'Satıyorum.'dedi. Adam; 'Kaça satıyorsun?' diye sordu. Ali Radiyallahu Anha; 'İki yüz dirheme.' dedi. Adam da kabul ederek hemen parasını çıkartıp verdi ve deveyi çekip götürdü. Ali Radiyallahu Anha 'da alacaklısının parasını verdikten sonra artan altmış dirhemi götürüp Fatıma Radiyallahu Anhuma'ya verdi. Fatıma Radiyallahu Anhuma; 'Bu ne parasıdır?' diye sordu. Ali Radiyallahu Anha; 'Bu Allahu Teala'nın “Kim bir iyilik yaparsa ona o iyiliğin on katı verilir' diyen Peygamberinin diliyle, bize vereceğini vaat buyurduğu paradır.’ dedi' " (El Kenz ul Ummal, 3. Cilt s.311)
Rızkın Allahu Teala'nın elinde olduğuna iman; başkasına karşı hasedi, çekememezliği ve tamahkârlığı tedavi ettiği gibi kendisi zaruret içindeyken bile başkalarını kendisine tercih etme makamına ulaştırır ve felaha erenlerden kılar. Allahu Teala'nın vasfettiği şu kimseler gibi:
والذين تبوءوا الدار والإيمان من قبلهم يحبون من هاجر إليهم ولا يجدون في صدورهم حاجة مما أوتوا ويؤثرون على أنفسهم ولو كان بهم خصاصة ومن يوق شح نفسه فأولئك هم المفلحون "Onlardan önce o diyarı yurt edinmiş ve göğüslerine imanı yerleştirmiş olanlar, kendilerine hicret edip gelenleri severler. Ve onlara verilenlerden ötürü içlerinde bir çekememezlik duymazlar. Kendileri zaruret içinde bulunsalar bile onları, kendilerine tercih ederler. Her kim nefsinin tamahkârlığından korunabilmişse, işte onlar, felaha erenlerin kendileridir." (Haşr 9)
Rızkı kendi çalışmalarında görenlerin başında gelen kâfirlerin ise, mala düşkün, tamahkâr ve de açgözlü oluşlarından dolayı daha çok mal sahibi olmak, daha çok sömürmek için insanları kula kulluktan, zulüm ve zulümattan kurtarmak için gönderilen, Allahu Teala yolu olan İslâm'dan uzaklaştırmak maksadı ile mallarını harcarlar ve harcayacaklar. Fakat mağlup olup kalplerinde bir hüzün olacaktır. Rabbimizin buyurduğu gibi:
إن الذين كفروا ينفقون أموالهم ليصدوا عن سبيل الله فسينفقونها ثم تكون عليهم حسرة ثم يغلبون والذين كفروا إلى جهنم يحشرون "Şüphesiz ki inkar edenler mallarını (insanları) Allah yolundan alıkoymak için harcıyorlar. Daha da harcayacaklar. (Fakat) sonunda bu, onlara yürek acısı olacak ve en sonunda mağlup olacaklardır. Kâfirlikte ısrar edenler ise cehenneme sürükleneceklerdir. " (Enfal 36)
İşte ABD, İngiltere, Fransa, Rusya ve diğer küfür devletleri Müslümanları ezmek, sömürmek ve dinlerinden saptırmak için kredi vermek, propaganda yapmak, silah imal etmek gibi çeşitli üsluplarda para harcıyorlar. Ancak (İnşaAllah Hilâfet Devleti kurulunca) onların bu emelleri kursaklarında kalacak ve mağlup olacaklardır. Yeter ki, müminler İslâm akidesine gereği gibi bağlanıp, onun gereği olan dinlerini yaşamaya ve de hakim kılmaya çalışsınlar. Muhakkak ki istikbal İslâm'ın, zafer müminlerin olacaktır. Kâfirler ise hüsran olacaklardır.
Bütün bu izahlarla anlatmak istediğimiz; rızkın çalışmaya bağlı olduğu, rızkı verenin kişinin işi, dükkânı ya da işvereni olduğu anlayışının yanlışlığını, kişide oluşturduğu kötü hal ve sıfatları görerek Müslümanların bu yanlışı terk etmeleridir. Müslümanlara yakışan çalışmayı, rızka ulaşmak için Allahu Teala'nın bir emri, Şer'î bir hüküm olarak bilip amel etmeleri, ancak rızkı takdir eden ve de verenin ancak Allah olduğuna inanmalarıdır. Allah'ın emri gereği çalışılır ancak rızk elde edilme yedebilir. Allah'ın emri gereği savaşılıp zafer elde edilemediği gibi. Çünkü zafer ancak Allah'ın katındadır. Bunun gibi rızk da ancak Allah'ın katındadır. Dilediğine az, dilediğine çok verir. Çalışma rızkın sebebi değil, rızka ulaşılan hallerden bir haldir. Sebebi olsa idi, hiç çalışmayan kimselerin asla rızka ulaşamamaları gerekirdi veya az çalışan az, çok çalışan çok rızk elde ederdi. Ancak pratikte de görüldüğü gibi vakıa öyle değildir. Miras ve bahşiş olayında olduğu gibi çalışmadan da rızk gelebilmektedir. Bazen de hiç rızk gelmemektedir.
Pratikte de görüldüğü gibi, rızkı getirenin çalışma olduğuna iman kişinin ufkunu nasıl da daraltmakta ve o kişiyi nasıl cimri kılmaktadır. Rezzak olanın yani rızkı bizzat verenin Allahu Teala olduğuna, çalışmanın rızkın geliş hallerinden biri olduğuna iman da rızk bakımından kişinin ufkunu nasıl da genişletmekte, ona iman edenleri nasıl rahatlatmaktadır. İşte, rızkı getirenin çalışma olduğuna iman eden her kesimden kimseler, işlerinden çıkartılır ya da ticaretlerine mani olunursa açlıktan öleceklerine itikat eder duruma düşmüşlerdir. Onun için böylelerinin rızkı elde etmek hususunda ufukları dar olduğu için ne kadar yüksek mevkilere gelseler, ne kadar çok mala sahip olsalar da yine dar bir hayatta yaşarlar.
Allah'ın Rezzak olduğuna dair iman; rızkı temin için Allah Subhânehu Ve Teala'nın beyan ettiği yolda çalışmayla birlikte olunca, tembel olmayı ve yan gelip oturmayı değil rızk hususunda geniş bir bakış ufkuna sahip olmayı meydana getirir. İşte bize bunu kazandıran, rızkı takdir edenin de, verenin de sadece Allahu Teala olduğunu beyan eden delaleti kati ayeti kerimelerden birkaçı:
وكأين من دابة لا تحمل رزقها الله يرزقها وإياكم وهو السميع العليم "Rızkını taşımayan(yeryüzünde) nice canlılar vardır. Allah onlara ve size rızk verir. O işiten ve bilendir." (Ankebut 60)
وما من دابة في الأرض إلا على الله رزقها ويعلم مستقرها ومستودعها كل في كتاب مبين ‘Yeryüzünde yürüyen her canlının rızkı Allah'ın üzerindedir. Allah onların yerleştikleri yeri ve barındıkları yerleri ve saklandıkları yerleri de bilir. Her şey Kitab-ı Mübin'dedir." (Hud 6)
ياأيها الناس اذكروا نعمة الله عليكم هل من خالق غير الله يرزقكم من السماء والأرض لا إله إلا هو فأنى تؤفكون "Ey insanlar! Allah'ın üzerindeki nimetini zikredin (hatırlayın), gökten ve yerden Allah'tan başka sizi rızklandıran bir yaratıcı mı var? Ondan başka hiçbir ilah yoktur. Öyle ise, nasıl Allah'ı bırakıp da şirke koşuyorsunuz." (Fatır 3)
Mademki her canlının olduğu gibi, bizim ve çoluk çocuğumuzun rızkını veren sadece, kendisinden başka İlah ve Rezzak (rızk verici) olmadığına şehadet ettiğimiz Allahu Teala'dır, öyle ise; niçin rızk endişesi ile Allahu Teala'nın dinini tekrar hakim kılmak böylece zilletten kurtulup izzete ve ahirette saadete kavuşmak için çalışmaktan, mücadele etmekten geri duruyorsunuz? Haydin bu yersiz, mesnetsiz endişeyi yani rızk endişesini kalplerimizden tamamen söküp atalım. Rızk ve zafer de sadece Rabbımız Allahu Teala'ya tevekkül ederek kendimizi, tüm İslâm ümmetini, hatta insanlığı içinde bulunduğu şu zillet ve zulümattan kurtarıp, izzet ve aydınlığa kavuşturacak olan, İslâm’i hayatı başlatacak ve aleme hidayet ve nur olarak taşıyacak olan Raşidi Hilâfet Devletini kurmak için ihlâs ve azim ile çalışalım.
Bu konunun devamı;


14 Nisan 2016 Perşembe

Müslümanların güvenebilecekleri alimler ve gerçek dava erleri kimlerdir?

Yaşamış olduğumuz bu ve geçmiş asırda, yani İslami ifadeyle ahir zamanda, karşılaştığımız en büyük sıkıntılardan bir tanesi de, kime nasıl güveneceğimizi bilmiyor olmamızdır. Neredeyse her geçen gün bir kaç insanın kalkıp kendisini alim, şeyh ilan etmiş olması, veya bu özellikler kendisinde bulunup ta bunu Allah (c.c.)'nun rızası doğrultusunda Müslümanların hayrına değil de, mevki makam için kullanan alimlerin, türemesi sözkonusu olmaktadır. 
Müslüman kime güvenebilir ve özellikle örneğimiz olması gereken alimlerimizden hangisine güvenebiliriz sorusu, gayet ciddi ve önemli bir konuyu teşkil etmektedir. Çünkü Ümmeti Muhammed halen en başta alimlere güvenmektedir ve onların söylediği her sözüde kabul etmektedir. Dolayısıyla ümmetin gerçekleri görüp bir fiil hak davayı ifa edebilmesi için, önlerinde adeta bir engel olarak duran alim ve onların cemaatlerini iyi tanıyıp, ayırt edebilmesi gerekmektedir. Bundan dolayı, Müslümanların elinde bir yol göstericisi olacak bir kıstasın ve ölçünün ne olduğu sorusuna cevap bulmamız gerekiyor. 
Müslümanların sözde alimlere güvenme konusundaki davranışları, yani onları adeta sorgusuz sualsiz bir şekilde söz sahibi kabul etmiş olmaları, bir kaç sebebe dayanmaktadır. 
1- Günümüzün insanı cehalete alıştırılmış, adeta ona mahkum edilmiş bir durumdadır. Cehalet derken kişinin tahsilini kastetmiyorum. Yani kişi tahsilli olur, mühendis hatta doktorasını yapmış olabilir. Fakat sahip olmuş olduğu aklı kişiliğini, malını ve din kardeşliğini bir hiç pahasına gayri müslimlerin hizmetine sunabiliyorsa, o Müslüman isterse profesör olsun, kesinlikle cahildir ve sömürülmeye müsaittir. Hâlbuki Müslüman sahip olmuş olduğu akıl nimetini, insanlık içerisinde kullanan yegane insandır. Ve bu nimeti devre dışı bıraktığı taktirde onu yani akıl nimetinin en büyük özelliği olan doğru ile yanlışı ayırt etme, gerçeğinden mahrum kalmış olur. Dolayısıyla Müslüman kesinlikle koyun sürüsü gibi güdülen birer hayvan değil, bilakis gerektiğinde çok sert eleştiri yapabilen ve kesinlikle muhasebe eden bir kişiliğe sahip olmalı. Bundan dolayı Müslüman'ın kişiliği, yani duruşu çok net olmalı ve kanat getirdiği duruşundan her ne olursa vazgeçmemeli ve Muhammed (s.a.v.) ‘min en zor anında sarf etmiş olduğu şu kavli hiçbir zaman aklından çıkarmamalı. Resulullah'ı koruyan ve himaye eden amcası Ebu Talib'in çok ciddi bir şekilde Dar'un Nedvede sıkıştırıldıktan ve tehdit edildikten sonra bir başka çaresi olmadığı kanaatini gelerek, Resulullahın huzuruna gidip, adeta yırtıcı hayvanlarca kuşatılmış bir durumda tek tutanağı olduğu zanedilen elindeki silahı, yani üzerinde bulunduran himayeyi alacağı tehdidi karşısında, bakınız Muhammed (s.a.v.) amcası Ebu Talib'e sarfetmiş olduğu o tarihi sözler: 
"Ey amca! Vallahi, bu işi bırakmam için Güneşi sağ elime ve Ayı sol elime koysalar da, ALLAH onu üstün kılıncaya ya da ben bu yolda ölüp gidinceye kadar bırakmam!" dedi. Gözleri yaşardı ve ağladı. Ayağa kalkarak dönüp giderken, Ebu Talib:"Gel ey kardeşimin oğlu!" diye seslendi. Muhammed (sav) dönüp gelince, Ebu Talib: "Ey kardeşimin oğlu! Git, istediğini söyle! İşine devam et! İstediğini yap! Vallahi, ben seni hiçbir zaman onlara teslim edici değilim!" dedi. (Siret-i İbn-i Hişam) 
2- Neyin doğru neyin doğru olmadığı konusunda, elinde kıstas niteliğinde olması gereken, dini hakikatları ve onun esaslarını (imani konuları), etraflıca bilmesi gerekiyor. Maalesef bu kıstasdan mahrum olduğumuz gibi, birde bu özelliğe sahip olmamamız için bizlere dikta edilen din adamı düşüncesi ve dolayısıyla bu senin işin değildir mantığı, Müslümanlara sirayet etmiştir. Ve yine tarikatlar vasıtası ile bizlere empoze edilen, körü körüne tam bir taassup ile bağlanma ve tamamen ilmi esaslardan yoksun olma ve sadece günün büyük bir kısmını zikir ile geçirme düşüncesi egemen oldu. Dini hakikatler derken, bu konu ile alakalı Müslümanların Allah (c.c.)'dan başka hiçbir kimseyi, hüküm koyucu kabul etmememiz gerektiğini ve yine onun emir ve yasaklarına uyma konusunda kesinlikle taviz vermememiz gerektiği, inancını kastediyorum. Halbuki sahiplenmiş olduğumuz ve desteklediğimiz alimlerin ve şeyhlerin bir çoğu öyle veya böyle taviz vermektedir. Bu nasıl olurda güvenebileceğimiz, sözünü dinleyebileceğimiz bir alim veya şeyh olabilir. Bir Müslüman için bu tür alimler desteklenmesi gereken birer kişilik olmaktan daha ziyade, kesinlikle muhasebe edilen ve maskeleri alaşağı edilen ve gerektiğinde onları toplum içerisinde rezil edilmesi gereken birer kişilik olarak görmemiz gerekmektedir. Öyleyse Müslüman imanı gereği kesinlikle Rabbimize güvenip, sadece ona tevekkül etmesi ve hiçbir zaman taviz vermemesi gerekiyor. Bakınız taviz verip de fasıklar zümresine giren insanlar için Rabbimiz ne buyurmaktadır: 

inananlar! Size fasık (yoldan çıkmış) bir adam bir haber getirirse onun doğruluğunu araştırın. Yoksa bilmeyerek bir topluluğa karşı kötülük edersiniz de sonra yaptığınıza pişman olursunuz. (Hucurat:6) 

Bu ayeti celilede de ifade edildiği üzere kesinlikle haramı açık olan, ki taviz vermek, yani haram olduğunu bildiği halde onları ikaz etmemek ve yine üzerimize farz olduğu halde, kesinlikle korku, endişe her ne sebepten dolayı olursa olsun, üzerimize düşen Raşid-i Hilafet Devletini kurma farzından geri durmak tavizdir. Her kim bu hasleti üzerinde bulunduruyorsa, alim olsun Müslüman olsun, kesinlikle güvenilmeyen ve kesinlikle ikaz edilmesi gereken kişiler olur. 
3- Birinci ve ikinci konuya bağlı olarak, korku konusu, önemli bir konu olarak karşımıza çıkmaktadır. Müslümanlar sözde alim veya şeyhlere güvenmeme konusunda şu iki acıdan korkmaktadır: 
a. Toplumun değer verdiği hocalara güvenmeyip, bilakis onları tenkid edersem, toplum içerisinde tutunamam, barınamam ve toplumdan dışlanırım korkusu. 
b. Diğer korku olgusu ise ruhani korkuyu teşkil etmektedir. Kişi sözde alimlere veya daha doğrusu şeyhleri tenkitvari sözler sarf ederse, işinin rast gitmeyeceği endişesini taşımaktadır. Bir diğer ruhani korku ise özellikle tasavvuf erbabında ve onun taraftarlarında egemen olan çarpılma korkusudur. 
Ümmete sirayet etmiş olan ve fıtri olan bu korku olgusu hakkında bakınız Rabbimiz ne buyurmaktadır: 
Andolsun ki sizi biraz korku ve açlik; mallardan, canlardan ve ürünlerden biraz azaltma (fakirlik) ile deneriz. (Ey Peygamber!) Sabredenleri müjdele! (Bakara:155) 
Yine Ali-İmran suresinin 175. ayeti celilesinde Allah (c.c.)'hu şöyle buyurmaktadır: 
إِ"İşte o şeytan, ancak kendi dostlarını korkutur. Şu halde, eğer iman etmiş kimseler iseniz onlardan korkmayın, benden korkun." (Ali İmran 175) 
Rabbimizin bu kavli ile korku olgusunun içinde yatan her türlü korkuyu alabiliriz. İmtihana tabi tutulan biz insanoğlu ise bu tür korkular karşısında Rabbimizin buyurduğu üzere sabredenlerden olmalıyız. Bunun örneği için Resulullah'tan ve onun güzide ashabından yüzlerce örnek verilebilir. Ve yine Rabbimiz, Allah (c.c.)'dan korkmayıp ta insanlardan korkanlar için bakınız ne buyurmaktadır: 
"Kendilerine, ''ellerinizi savaştan çekin, namazı kılın ve zekâtı verin'', denilen kimseleri görmedin mi? Sonra onlara savas farz kılınınca, içlerinden bir gurup hemen Allah'tan korkar gibi, hatta daha fazla bir korku ile insanlardan korkmaya başladılar da "Rabbimiz! Savaşı bize niçin yazdın! Bizi yakın bir süreye kadar ertelesen (daha bir müddet savaşı farz kılmasan) olmaz mıydı?" dediler. Onlara de ki: "Dünya menfaati önemsizdir, Allah'tan korkanlar için ahiret daha hayırlıdır ve size kıl payı kadar haksızlık edilmez." (Nisa:77) 
Ayeti kerime kıtal ile alakalı olarak korkudan bahsediyor olsa da bu korkunun diğer emirleri de kapsamadığı anlamına gelmez. Dolayısıyla günümüzün konusu olan ikinci Raşidi Hilafet Devletini kurma meselesinde de Müslümanlar mezkur sebeplerden dolayı insanlardan korkmaktadırlar. Onlara verilmesi gereken cevabı bakınız Allah (c.c.) ne kadarda güzel vermiş;... "Dünya menfaati önemsizdir, Allah'tan korkanlar için ahiret daha hayırlıdır ve size kıl payı kadar haksızlık edilmez.' 
Bu gerçeklerden yola çıkarak, şu hakikatleri da dile getirmemiz gerekmektedir. İnsanoğlu yaratılışı gereği yönlendirilmeye, manipüle edilmeye müsait bir varlıktır. Dolayısıyla insanoğlunun bu zayıf noktalarını tespit edip onlara dikkat çekmek gerekiyor. 
1- Güzel söz, tatlı dil ve özellikle hocalarda güçlü hatiplik, insanı etkisi altına almaya sebep olan hasletler içerisine giriyor. Bu o kadar ivme kazanmış bir hastalık olarak karşımıza çıkıyor ki, artık söylenenlerin ne olduğu önem arz etmiyor, daha ziyade hocanın hatipliği, mimikleri Müslümanların dikkatini çeker hale geliyor. Birde çok faydalanmışçasına insanlara; ‘hocam ne kadarda güzel konuştu' diyerek bunu pekiştirmeye çalışıyor. Halbuki bunu söyleyen hacıma şu soruyu yöneltmiş olsak; ‘ hocam ne konuştu ki, güzeldir diyorsun?', buna vereceği cevap kesinlikle şu olacaktır;' çok güzel şeyler söyledi...', çünkü hacım söylenen sözlerden daha ziyade hocanın hatipliğinden etkilenmiş. Dolayısıyla bu, Müslümanlarda yer etmiş olan büyük bir sıkıntı haline gelmektedir. 
2- Dış görünümü, yani kıyafeti, insanları olduğundan farklı bir konumda değerlendirilmesine sebep oluyor. Bu özellikle tasavvuf ortamında kendisini sarık, cübbe ve takke olarak gösteriyor. Toplumuzda bu o kadar önem arz ediyor ki, kişi takım elbise giymiş birisi ise, çok önemli bir insan oluyor. Halbuki dış görünümü ilk bakışta önemli olmakla beraber, kişinin ciddiye alınıp, alınmaması için bir ipucu vermiyor olabilir. Yani şunu söylemek istiyorum, kişinin dış görünümünden dolayı kesin hükmü vermemeliyiz. Ve onun cübbeli, sarıklı veya sakallı olduğu için; ‘mübarek insan, hocam veya başkanım' diyerek onları gözümüzde büyütmemeliyiz. 
3- En tehlikeli manipüle araçlarından bir tanesi ise kişinin etiketi, sahip olmuş olduğu ehliyetidir. Kişilerin bu tür etiketlere sahip olmamış olması, onların bu etiketten yoksun olduğu takdirde, etiketli şahsiyetlerin bildiklerini asla bilemeyecekleri endişesi hakim olmaktadır. Dolayısıyla kişinin alim, hoca, şeyh veya doktor, mühendis olması, onların toplum içerisinde, çok üstün şahsiyetler oldukları, anlamında yorumlanmaktadır. Halbuki Rabbimizin şu kavli bu durumu bakınız ne kadarda güzel özetlemektedir: 

Tevrat'la yükümlü tutulup da onunla amel etmeyenlerin durumu, ciltlerce kitap taşıyan merkebin durumu gibidir. Allah'ın ayetlerini yalanlamış olan kavmin durumu ne kötüdür! Allah, zalimler topluluğunu doğru yola iletmez. (Cuma:5) 
Öyleyse kişinin belirli bir etikete ve ilmi seviyeye sahip olmuş olması, onda bu hayat bulmadığı takdirde ve bunu şer'i esaslar doğrultusunda ifa etmediği müddetçe, hiçbir şey ifade etmediği gibi Allah korusun, Rabbimizin buyruğu üzere kitap yüklü merkep olmaktan öte gidemeyiz. 
Tüm bu hakikatler doğrultusunda güvenebileceğimiz gerçek alim ve dava erlerinin kim olduğu ve yine hangi özellikleri üzerinde barındırması gerektirdiği konusuna gelelim: 
Şimdi dile getireceğimiz tüm hasletler, her Müslüman'da olması gereken hasletler olduğu gibi söz konusu olan akil insanların, yani önder ve örnek dava erlerinin ve bilhassa alimlerin sahip olması gereken hasletlerdir. 
Birinci haslet: Doğruluk: Rabbimiz Kuranı Kerimde bakınız doğruluk için ne buyuruyor: 
‘‘Emrolunduğun gibi dosdoğru ol '' (Hud /112); 
Bir başka ayeti celilede; 
إِ‘‘Rabbimiz Allah'tır deyip sonra da dosdoğru olanlara korku yoktur ve onlar üzülmeyecektir. '' (Ahkaf / 13 ) 
Birinci ayeti celilede Rabbimiz, emir sığası ile, dosdoğru olmayı emrediyor. Lakin bu özelliğin nasıl olması gerektiği konusu anlatılması, izah edilmesi gerekiyor. Bakınız İmam Kurtubi El-Camiu li-Ahkami'l-Kuran Tefsirinde Hud suresinin 112 ayeti celilesini nasıl tefsir etmektedir: 
Dosdoğru olmak (istikamet) ise sağa ve sola sapmaksızın tek bir yön üzere devam etmek demektir. Buna göre mana; Allah'ın emrini uygulamak üzere dosdoğru yürü, demektir. 
Müslim'in Sahih'inde Süfyan b. Abdullah es-Sakafî'den şöyle dediği nak-ledilmektedir: Ey Allah'ın Rasûlü! dedim, İslâm'a dair bana öyle bir söz söyle ki onun hakkında senden sonra hiç kimseye soru sormayayım. Resulullah şöyle buyurdu: "Allah'a iman ettim de, sonra da dosdoğru ol." (Müslim, İman 62, Müsned, III, 413, IV, 385; ayrıca bk. İbn Mâce, Fiten 12; Dârimî, Rikaak 4.) 
İbn Abbas der ki: Rasûlullah (sav)ın üzerine bundan daha ağır ve bundan daha zor herhangi bir âyet inmiş değildir. İşte bundan dolayı Ashab'ı kendisine: Saçların çabuk ağarmaya başladı, dediklerinde, o: "Hûd ve kardeşleri olan diğer sûreler saçlarımı ağarttı" diye cevab vermişti. (Tirmizİ, Tefsir 56. sûre) 
Bu hadis sûrenin baş taraflarında da kaydedilmişti. Ebu Abdu'r-Rahman es-Sülemî'den de şöyle dediği rivayet edilmektedir: Ben Ebu Ah es-Serî'yi şöyle derken dinledim: Resulullah (sav)ı rüyada gördüm ve: Ey Allah'ın Rasûlü dedim, senden: "Hûd Sûresi saçlarımı ağarttı" dediğin rivayet edildi. O: "Evet" diye buyurdu. Ben ona: Peki o sûreden saçlarını ağartan nedir? Peygamberlerin kıssaları ve ümmetlerin helak edilmeleri mi? O: "Hayır ama yüce Allah'ın: "Emrolunduğun gibi dosdoğru ol" buyruğudur (saçlarımı o ağarttı)." 
Evet, bu tefsirde de çok net dile getirilen ve Resulullah'ın da ; ‘bundan daha ağır ve bundan daha zor herhangi bir âyet inmiş değildi' , sözü ile de teyit edilen bu hasletin yani sırat-ul müstakimden kıl payı sapmadan ve hiç bir kınayacağının kınamasından korkmadan, ne emredildiyse harfiyen yerine getirmektir, işin hakikati. Öyleyse kimde bu haslet mevcut değilse kesinlikle güvenilir değildir. 
Bir ikinci haslet ise; Adalet sıfatıdır. Allah (c.c.) bakınız adalet ile alakalı ne buyurmaktadır: 
يَ"Ey İman edenler, Allah için hakkı ayakta tutanlar, adaletle şahidlik eden kimseler olun. Bir topluluğa olan kininiz sizi adaletsizliğe sürüklemesin. Âdil olun. Çünkü o, takvaya daha yakın olandır. Allah'tan korkun. Şüphesiz Allah, bütün yaptıklarınızdan haberdardır." (Maide:8) 
Ve yine Rabbimiz şöyle buyurmaktadır: 
إِ‘‘Muhakkak ki Allah, adaleti, iyilik etmeyi ve yakınlara vermeyi emreder. Çirkin işleri, fenalık ve azgınlığı da yasaklar.Düşünüp tutasınız diye Allah size öğüt verir.'' (Nahl :90) 
Adil olmanın ve adalet ile hükmetmenin en öncelikli şartı, fısk ve fücurdan uzak durmaktır. Fasık olma özelliğinden uzak durmanın en öncelikli şartı ise, zandan arındırılmış kesinlik ifade eden imandır. Dolayısıyla kendisinde takva mevcut olan her Müslüman fısk ve fücurdan uzak durur ve adalet sıfatına sahip olma şartını yerine getirmiş olur. Bakınız bu hakikati Ömer (r.a.) bize nasıl tarif etmektedir: 
"İbn Kesir, Ömer b. el-Hattab (r.a.)'ın bir günü Übeyy b. Kab'a takvayı sorduğunu ve Übeyy'in ona şöyle dediğini anlatır: 
- Hiç dikenli bir yolda yürüdün mü? Ömer (r.a.):- Evet yürüdüm. Übeyy:- Peki ne yaptın? Ömer(r.a.): 
-Elbisemi topladım ve dikenlerin bana zarar vermemesine alabildiğine gayret ettim. 
Übeyy: - İşte takva budur." "Dikenli yolda yürümek" olarak tabir edilen takva, sabırla iç içedir. Hattâ bazen takva yerine sabır kullanıldığı olur. Kur'an-ı Kerim'de şöyle buyrulur: 
"De ki: Ey iman eden kullarım, Rabbınızdan ittika edin. Bu dünya hayatında güzel davrananlara güzellik var. Allah'ın arzı geniştir. Ancak sabredenlere mükafatlar hesapsız ödenecektir" (ez-Zümer, 39/10). 
Adil olmanın başlıca şartlarından biri olan Takva hasleti hakkında biraz durulması gerektiği kanaatindeyim. 
"Muttakî", "vekâ" fiilinin iftial babındaki: "ittika" kelimesinin ism-i fâilidir. "İttika" ve "takva" kelimelerinin kökü, "veka" fiilinin masdarı olan "vikâye"dir. Yine aynı fiilin "vakyen", "vakıyeten", "tevkıyeten" ve "vikaen" şeklinde "vikaye" ile aynı mânâya gelen masdarları vardır. Bu masdarların hepsi "bir şeyi muhafaza etmek, eziyetten korumak, himâye etmek, zarar verecek şeyden onu sakınmak, çekinmek" manâsındadırlar (Rağıb el-Isfahanî, el-Müfredât fi Garîbi'l-Kur'ân, İstanbul, sh. 833). 
Bu masdarlar aynı zamanda "bir şeyi başka bir şeyle, bir tehlikeye karşı korumaya almak" mânâsını da taşırlar (İbn Fâris, Mu'cemu Mekayısı'l-Luğa, VI, 131). İbn Side,."İttikanın esas mânâsı iki şey arasına engel koymaktır". "İttikahu bi't-türsi -Ondan kalkan ile ittika etti denir. Bunun mânâsı, o bahsedilen şey ile kendi arasına kalkanı engel yaptı şeklinde anlaşılır" der (İbn Sîde, el-Muhassas, V, 93). 
"İttika", vikâyeyi kâbul etmek, diğer bir ifâde ile vikâyeye girmek, yani elem ve zarar verecek şeylerden sakınıp kendini iyice koruma altına almak mânâsınadır. Buna göre, ittika ve onun ismi olan takva, lügat itibariyle, kuvvetli bir himayeye girmek, korunmak, kendini muhafaza altına almak demek olur (Elmalılı Hamdi Yazır, Hak Dini Kur'ân Dili, I,168). 
Aynı mânâyla ilgili olarak, "takî" ve "muttaki" isimleri de takva fiilini işleyen, onunla muttasıf olan kimse demektir (İbn Manzûr, Lisânü'l-Arab, XV, 401, Ebu'l-Bekâ, Külliyât, 219, el-Matbaatü'l-Âmire, 1287 (M. 1870). Cahiliyye devrinde takvâ kelimesinin özü, "hayvan olsun, insan olsun canlı varlığın, dışarıdan gelecek yıkıcı bir kuvvete karşı kendini savunma davranışı (Tashihiko Izutsu, Kur'ân'da Allah ve İnsan, s. 20) mânâsında idi. Kur'ân'ın inmesiyle beraber bu kelimenin anlamı genişleyerek kullanıldı. Bununla birlikte Kur'ân'da lügat manâsıyla kullanıldığı da olur: 
"Kim nefsinin cimriliğinden korunursa işte onlar felâha erenlerdir" (el-Haşr, 22/9; et-Teğâbun, 64/16). 
"Allah'ın dilediğinden başkası Kur'ân'ın öğüdünü alamaz. O Allah, (azabından) korunulmaya ve mağfiret etmeye ehil (layık) olandır" (el-Müddessir, 74/56); 
"Allah bu (âhiret) gününün şerrinden onları korumuştur." (el-İnsan, 76/11) 
Yukarıdaki âyetlerden bazılarında "takvâ" kelimesi hem sözlük anlamıyla hem de ıstılah anlamıyla kullanılmıştır. İslâmî ıstılahta "ittikâ" ve onun ismi olan "takvâ" İnsanın, kendisini, Allah'ın vikayesine (muhafazasına) koyarak, ahirette zarar ve eleme sebep olacak şeylerden titizlikle koruması, yani günahlardan geri durup hayır olan işlere sarılması diye tarif edilmiştir. (Elmalılı Hamdi Yazır, Hak Dini Kur'ân Dilî, I, sh. 168-169). 
Takvâ genel olarak üç mertebe de sınıflandırılmıştır. 
Birincisi; ebedî olarak Cehenneme girme tehlikesinden korunmak için şirkten ittikâ edip, imana sarılmaktır. (Elmalılı, I, 169-170). Bu anlamda yukarıdaki verdiğimiz el-Feth Sûresinin 26. âyeti örnek gösterilebilir. 
A'raf sûresindeki âyetin örneklik teşkil ettiği ikinci mertebe ise; büyük günâhları işlemekten ve küçük günahlarda ısrar etmekten kendini alıkoyarak bunların cezasını Cehennem azabı ile çekme tehlikesine karşı farz ibâdetleri yerine getirip korunmaktır. 
Üçüncü mertebe ise; kalbi meşgul eden her şeyden temizlenip bütün varlığı ile Allah'a yönelip bağlanmaktır (Lütfullah Cebeci, Kur'ân'a Göre Takvâ, İstanbul 1985, sh. 48-49, 50). 

Özetle şu söylenebilir; örneğimiz ve önderimiz olan Muhammed (s.a.v.) göstermiş olduğu cesaret ve samimiyeti gösteren ve onun izinden kıl payı ayrılmayan ve kesinlikle her ne olursa olsun taviz vermeyen, her Müslüman'a ve özellikle alimlere güvenebiliriz. Lakin bu tür hasletlere sahip olduğunu iddia eden ve çeşitli gerekçelerle takkiye yapmanın gerekli oluğunu söyleyene, tek doğru cevabı ancak Resulullah'ın hayatından bilfiil tatbikatından anlayabiliriz. Öyleyse Kime nasıl güveneceğimizi bilebilmemizin en başlıca şartlarından biri Resulullahı tanımaktan geçiyor. Yani en azından özet olarak dahi olsa onun hayatını siretini okumamız gerekiyor. Şayet bunu yapıp birde dile getirmiş olduğumuz tüm bu hakikatleri de gözönünde bulundurursak, biiznillah hak dava erlerini bulmakta hiç mi hiç zorlanmayız. 
"Ey iman edenler Allah'tan ittikâ edin ve sadıklarla beraber olun" (Tevbe:119)


10 Nisan 2016 Pazar

Zaman yine değişti. Tıpkı bu dinin beşeriyete ilk defa getirdiği «lâ ilahe illallah» dâvasını yaydığı günkü haline geldi...

Zaman yine değişti. 

Tıpkı bu dinin beşeriyete ilk defa getirdiği 
«lâ ilahe illallah» dâvasını yaydığı günkü haline geldi... Beşeriyet tekrar sapıklığa daldı, kullara kul oldu... Kendisi dinlerin zulmüne vardı... Ve «lâ ilahe illallah» dâvasından geri döndü... Her ne kadar bir takım kimseler manasını anlamadan ve tekrarladığı kelimenin ifade ettiği ruhu kavramadan minarelerden «lâ ilahe illallah» cümlei şerifesini ilân ediyorsa da bunu söylerken kulların kendi nefisleri için iddia ettikleri hâkimiyet hakkına karşı çıkmıyor. — esas İtibariyle bu iddia ülûhiyetin vasıflarına karşılıktır — Bu hâkimiyet taslama hususu ister fertler tarafından, ister kazai teşkilatlar veya milletler tarafından iddia edilsin, farksızdır. Fertler de milletler ve teşkilatlar gibi hiçbir zaman ilâh olamazlar. Ve onlar için hâkimiyet hakkı söz konusu olamaz... Ne var ki beşeriyet bugün tekrar cahiliyyete döndü. Ve «lâ ilahe illallah» dâvasından irtidat etti... Kendileri gibi birer kul olmaktan öteye geçemeyen şahıslara ülûhiyetin özelliklerini verdi. Ve böylece bir tek Allah’a kulluktan ve tek başına O’na dost olmaktan çıkıverdi... Gerek bütün insanlık, gerekse doğuda batıda minarelere çıkıp «lâ ilahe illallah» dâvasını mana ve mefhumunu ne kelime ne de realite olarak anlamadan tekrarlayanlar... Şunu da belirtelim ki kıyamet gününde bunların günahı ve azabı öbürlerininkinden daha çok ve daha ağır olacaktır. Çünkü onlar kendilerine hidayet yolu açıkça göründükten ve Allah’ın dinine girdikten sonra irtidat etmişler ve kullara kul olmuşlardır...

Evet günümüzdeki müslüman kitlenin bu açık âyetler karşısında ne kadar durup düşünmeye ihtiyaçları vardır!... Hele şu âyeti kerîmenin karşısında dikkatle durmaları ne kadar lüzumludur:

«Gökleri, yeri yaratan, beslenmeyip besleyen Allah’tan başka bir dost mu edinirim?» de. «Doğrusu ben ilk Müslüman olmakla emrolundum» de, asla ortak koşanlardan olma!»...

Zira iyice bilmek gerekir ki dostluğun manaları ile birlikte Allah’dan başka birisini dost edinmek doğrudan doğruya İslâm’a aykırıdır. Veli (dost) un bir manası da emre itaat ve boyun eğmek, yardım dilemek ve nusrct istemektir. Binaenaleyh İslâm’ın gelişinin ana gayesi olan insanları şirkten çıkarmak hedefine aykırı olarak
şirk bataklığına dalmak olur bu. Ve şunu da iyice bilmek lâzımdır ki Allah’dan başkasını dost edinmenin ortaya çıktığı ilk nokta 
Allah’dan başkasının gerek vicdanlara ve gerekse hayata hâkimiyetini kabullenmektir... Bugün bütün beşeriyetin karşı karşıya bulunduğu bir şirk nevidir bu. Yine iyice bilmek gerekir ki İslâm’ın hedefi günümüzde insanları tamamen kula kul olmaktan kurtarıp Allah’a kul etmektir. Ve gerek bu âyeti kerîmeye muhatap olan Islâm cemaatı, gerekse onun yüce Resulü Muhammed Mustafa » (S.A.) nın karşı karşıya bulunduğu bir cahiliyyetle yüz yüze bulunduğunu bilmek lâzımdır. Ve şu mübarek âyeti kerîmelerin mümin gönüllere akıttığı duygu ve gerçeklerle donanmış olarak cahiliyyete karşı koymaya çalışmaya ne kadar da ihtiyacı vardır müminlerin.

«Ben Rabbıma karşı gelirsem, O büyük günün azabındım elbette korkarım» de.

«O gün kim azabdan alıkonursa, şüphesiz ki Allah’ın rahmetine erişmiştir. Açık kurtuluş budur.»

«Allah sana bir sıkıntı verirse, onu yine ancak Allah giderir. Sana bir iyilik verdiği takdirde başkası onu engelleyemez. O, her şeye kadirdir... O kullarının üstünde yegâne mutasarrıftır, Hakim dir, Haberdar dır.»

Cahiliyyetin putu ve zulmüyle, dönekliği ve inadıyla, fi«|aklığı ve hilesiyle, bozukluğu ve inhilaliyle karşı karşıya bulunanla rın bu âyetlere ne kadar ihtiyacı vardır? Evet bütünüyle bu şeı lerle yüz yüze gelenlerin gönüllerinde bu gerçekleri ve şu duyguları hissetmeye, günah korkusunu ve Allah’dan başkasını don! »'dinme endişesini, günahkârları bekleyen korkunç azap ürpertisini bitse tm ey e ne de çok ihtiyaçları vardır? İnsanlara fayda ve zaraı verenin Allah olduğunu, kulları üzerinde kahredici gücün O’nu alt olduğunu ve O’nun hükmüne kimsenin müdahale edemiyeceginl, verdiği hükmü kimsenin reddedemeyeceğini bilmeye ne kadar İhtiyacı vardır. Hiç şüphesiz ki gönlünde bu duygu ve gerçeklerin sıcaklığını hissetmeyenler bu zalim cahiliyyet sistemine karşı yeniden bir İslâm hareketi meydana getirmenin mükellefiyetlerine dayanamazlar. Zira bu mükellefiyetler dağları eritecek derecede dehşetengizdir. Hem müminler kitlesi bugün yeryüzünde kendisine düşen vazifenin önemini yakinen kavradıktan, davet ettiği akidenin

2 Kasım 2015 Pazartesi

DÜŞMANA KARŞI HAZIRLIKLI OLMAK

“Ey insanlar, Allah’ın verdiği söz gerçektir. 
Sakın dünya hayatı sizi aldatmasın, sakın şeytan sizi Allah’ın affına güvendirerek ayartmasın.
Şeytan kesinlikle size düşmandır. Onu siz de kesinlikle düşman biliniz. O taraftarlarını cehennemliklerden olmaya çağırır.” (Fatır-5-6)   
Yüce Allah insanı yaratmış sonrada onun nasıl bir hayat yaşaması gerektiği konusunda da yine kendisi gibi bir insanı elçi seçerek onun uyması gereken kurallarını da elçileri aracılığı ile bildirmiştir. Elçilerin çağrılarına olumlu cevap verenlere yine kendisi bir isim vererek onlara Allah taraftarları elçinin çağrısına olumsuz cevap verenlere de şeytanın taraftarları diye iki guruba ayırmıştır. Yanlış anlaşılmasın Allah bunları ayırmıyor aksine insanoğlu iradesinin ve tercihinin sonucu olarak kabullerinin veya reddettiklerinin neticesin de bu isimleri almaktadır. Yoksa Allah insana tercih hakkı vermeden onun iradesine başvurmadan onu hiçbir şekilde bir isim ile isimlendirmemektedir. Fakat şu da bir gerçektir ki insanoğlu ilk yaratılışı itibariyle günahsız, masum ve İslam’ı anlamaya ve yaşamaya meyilli doğar. Hristiyan akidesi ise bunun tam tersi bir tezi savunarak insanın günahkâr olarak dünyaya geldiğini iddia etmektedir. Bu tür bir iddianın kesinlikle ciddi delillerden yoksun olduğunu sanırım söylemeye bile gerek yoktur. İnsanlar duruşlarını ve saflarını kendi hür iradeleri ile belirler neticesinde de nerede duracaklarına yine kendileri karar verirler.  İnsanoğlu dünyada şu iki saftan birinin üzerinde durur. Ya Allah taraftarı ya da şeytanın taraftarı bir üçüncü yol ve duruş kesinlikle yoktur. Şeytanın taraftarlarının farklı farklı isimler ile isimlendirilmesi bizleri aldatmamalı. Zira Allah’ın hükmüne karşı hüküm geliştiren ve bunların hayat tarzı olması için çaba ve gayret gösteren her türlü fikir izim, ideoloji adı ne olur ise olsun şeytanın taraftarıdırlar. Onların isimlerinin çok olmasına karşın Allah kendi taraftarlarına Müslüman ismini vermiş. Onun tarafında olanların artık başka bir ismi benimsemeleri veya kabul etmeleri kesinlikle mümkün değildir. Zira bakın rabbimiz ne buyuruyor: “Allah’ a çağıran, Salih amel işleyen ve  “şüphesiz ben Müslümanlardanım” Diyen kimseden daha güzel sözlü kim vardır? (Fussilet-33) Allah’ın taraftarları olarak bu isim ile yetinmeliyiz. Bu ismin önüne ve arkasına hiçbir şekilde bir ek veya sıfat getirmemeliyiz. Mesela Müslüman Türk, Müslüman Kürt, Sünni veya Şii Müslüman vb. Bunların hepsi Allah taraftarı olmaya engel bir fitnenin çıkmasına zemin hazırlamaktadır. Aklımızı başımıza alıp Allah’ın verdiği isim ile yetinmeliyiz. Bütün bunları niçin söyledim ister iseniz şimdide onu sizler ile paylaşmaya çalışayım: Halkı Müslüman olarak isimlendirilen veya bilinen coğrafyaya baktığımız zaman bir Müslüman olarak içimiz yanmaktadır. Gördüğümüz manzara hiç de içler açıcı değil. Zira yurtlarından yuvalarından edilmiş milyonlarca Müslüman her gün Akdeniz’den çıkan çocuk cesetleri ve varil bombaları ile öldürülen ve kanları dökülen Müslümanlar. Peki! Bunların hepsi durup durur iken mi halkı Müslüman olan toplumların başına geldi? Elbette ki cevabımız hayır. Kendi ellerimizle yaptıklarımız yüzün den başımıza bunların geldiğini hiç unutmayalım. Bilelim ki Allah kullarına asla zülüm etmez aksine insanların bir kısmı bir kısmına zülüm eder. İlk insan ve şeytanın karşılıklı hamleleri ile başlayan bu hayat bu oyun ve bu mücadele şu an itibariyle de devam etmektedir. Şeytan ve taraftarları bu mücadelede o gün ve bu gün çalışmalarına gayretlerine, hiç ara vermez iken Allah taraftarları maalesef düşmanları kadar çalışıp gayret göstermediler. Şeytan ve dostları yeri gelip tek bir ümmet olup hakkın üzerine saldırır iken Allah taraftarları ihtilafta rahmetin olduğu saf satası ile uyutuldular halende uyutulmaya devam ediliyorlar. Şeytan ve taraftarlarının ellerindeki tek kozları insanlara vesvese vermek ve boş hayaller peşinde koşturmak. Bütün delilleri heva ve heveslerine uymaya çağırmak ve nefsini ilah edinmekten geçmektedir. Oysa Allah taraftarlarının yanlarında aydınlatıcı ve yol gösterici bir kitapları varıdır. O kitap şeytan ve taraftarlarının her türlü hile ve kandırmacaları hakkında bütün bilgi ve yöntemleri en ince noktasına varıncaya kadar açıklamıştır.  Hepsi önemli ama şu ayet konumuzu izah açısından daha da bir önem arz etmektedir.  “Ey insanlar, Allah’ın verdiği söz gerçektir. Sakın dünya hayatı sizi aldatmasın, sakın şeytan sizi Allah’ın affına güvendirerek ayartmasın. Şeytan kesinlikle size düşmandır. Onu siz de kesinlikle düşman biliniz. O taraftarlarını cehennemliklerden olmaya çağırır.” (Fatır-5-6) Allah‘ın taraftarları Allah tarafından kendilerine gönderilen kitabı esas gönderiliş amacından uzaklaştırarak Allah’ın hiçte murat edip arzulamadığı bir konuma indirgediler. Diğer bir ifade ile kitaba uymaları gerekenler kitabı kendilerine uydurdular. Bunun sonucu olarak da bu gün işler acısı duruma düşüp düşmanlarının ellerinde oynanan bir oyuncak oldular.  Allah kendi taraftarlarına devlet ve güç vaat etmiş iken bunlar : ”Efendim İslam’ın devlet talebi yoktur. İslam herhangi bir devlet sistemi önermez” deme gaflet ve cahilliğini inananlara yutturmaya çalıştılar. Sizlere soruyorum hangi düşünce, hangi ideoloji, hangi fikir yeryüzünde iktidar ve devlet olmayı amaç ve gaye edinmez?  Demokrasinin böyle bir talebi olacak aziz İslam’ın olmayacak! Böyle bir düşünceyi kabul etmek veya propagandasını yapmak en basit tabir ile ihanettir, hatta delalettir. Evet, bizler kitabımızın bizden istediklerini ya yapmadık ya da ciddiye almadık: Mesela bizler ile dinimiz konusunda mücadele edip, yurdumuzdan çıkaran düşmanlarımıza karşı gerekli tedbirleri almadık. Özelliklede savunma sanayi konusunda işi hafife aldık. Oysa işin hafife alınacak bir tarafı kesinlikle yoktu: Bakın bununla ilgili olarak birkaç ayet mealini sizler ile paylaşmak istiyorum: “Düşmanlarınıza karşı gücünüz yettiği kadar kuvvet ve savaş atları hazırlayın (çağın gerektirdiği teknolojik gelişmelere uygun silah ve mühimmat) Onlarla Allah’ın düşmanını, sizin düşmanınızı ve bunlardan başka sizin bilmediğiniz fakat Allah’ın bildiği diğer düşmanları korkutursunuz. Allah yolunda her ne harcarsanız karşılığı size tam olarak ödenir. Size zulmedilmez. Ey peygamber!  Ve sana tabi olan Müminlere Allah yeter. Ey Peygamber! Müminleri savaşa teşvik et. Eğer içinizde sabırlı yirmi kişi bulunursa, iki yüz kişiye galip gelir. Eğer içinizde sabırlı yüz kişi bulunursa, inkâr edenlerden bin kişiye galip gelirler. Çünkü onlar söz dinlemeyen ve laf anlamayan bir kavimdirler.” (En’fal-60-64-65) Bu ve buna benzer yüzlerce ayet ve ayetleri bulmak ve sizler ile paylaşmak mümkün iken meramımızı ifade bakımından bu kadarı ile yetiniyoruz. Hilafetin saltanata dönüşmesi ile birlikte İslam’ın hükümleri sayılar ile belirlenir oldu. Mesela İslam’ın şartı beş imanın şartı altı, namazın şartı on iki, otuz iki farz, elli dört farz, Kuran’ın şu suresini okur isen şu kadar sevap alırsın, şu suresi diğerinden daha faziletlidir gibi kitabı indirenin hiç de murat etmediği bir takım okuma ve anlama metotları geliştirdik. Oysa yüce yaratan ne elçileri arasında nede indirdiği son kitabın hükümlerinin uygulanması konusunda iman edenlerden hiç birisini diğerinden ayırt etmemeleri gerektiği hususunda kesin söz almıştı: “Deyin ki : “Biz Allah’a bize indirilene Kuran’a İbrahim,İsmail,İshak,Yakup veYakupoğulları’na indirilene, Musa ve İsa’ya verilen Tevrat ve İncil ile bütün diğer peygamberlere Rablerinden verilene iman ettik. Onlardan hiç birini diğerinden ayırt etmeyiz ve biz ona teslim olmuş kimseleriz.” ( Bakara-136) Evet, kitabın mensupları rotalarını diğer bir ifade ile kıblelerini bir kez şaşırmışlardı.  Ondan sonrada bir daha doğruyu bulamadılar. Çünkü gömleğin düğmesi baştan yanlış düğmelenmiş son düğmenin doğru düğmelenmesi mümkün değildir.  Oysa Kuran’ın bütün hükümleri İslam’ın ve imanın şartı idi. Meleklere iman nasıl imanın şartı ise İslam’ın düşmanlarına karşı savaşa hazırlıklı olmak,  savunma sanayini onlara güvenmemek teknolojik gelişmeleri takip etmek, düşmanların sahip olduğu silahlardan daha gelişmiş silah ve savaş aletlerine sahip olmakta bir iman şartı ve esasıdır. Yanlış anlaşılmasın bütün bunlar İslam’ın düşmanlarını Müslümanlara saldırmaktan caydırmak amacına yöneliktir. Zira İslam öldürmeye değil yaşatmaya taliptir. Şu bir gerçektir ki İslam’ın düşmanları teknolojik ve savunma sanayi konusunda halkı Müslüman olan coğrafyaya karşı büyük bir üstünlük sağladılar. Geliştirmiş oldukları savaş aletleri olan silah, bomba, uçak ve insansız hava araçları ile Müslüman halkı önce kendi aralarında bölüp parçaladılar sonrada onları bir birleri ile savaştırarak semirmelerine ve sömürmelerine zemin hazırladılar. Yine zaman zaman onları kurtarmak adına ülkeleremüdahale edip kurtarıcı rolü oynamaya devam ettiler ve ediyorlar. Son yüz yılda özelliklede son yirmi yılda ve şu an itibariyle o kadar fazla saldırı ve işgal var ki örnek vermekte zorlanıyorum. Müslüman coğrafya kan ağlıyor ve bunuda ne yazık ki sakat bir kader anlayışına bağlıyorlar. Oysa düşmanları çalışıp teknolojik açıdan savaş aletleri geliştirir iken bizler Kuran’ın hangi süresini okur isek daha çok sevap alırız tartışmaları ile zaman kaybettik. Sonrada niye bu hale geldik diye hayıflanmaya başladık. Kitabımız ise bir işi bitirdin mi hemen diğerine başla demişti. Bu gün dünyaya hâkim olan batıl güçler kendileri her türlü teknolojik ve ölümcül silahlara sahipler özelliklede nükleer silahlara örnek olması açısındanSiyonist İsrail’in iki yüz kadar nükleer başlıklı füzelere sahip olduğu biliniyor. Aynı zihniyet Irak’tanükleer silah var diye koskoca bir ülkeyi işgal edebiliyor. Yine son günlerde İran üzerinde oynanmak istenen oyunlara benim şahit olduğum gibi sizlerde şahit oluyorsunuzdur. Peki, çare ne? Cevabımız Allah’ın son gönderdiği vahyi hayatımızın merkezine okutturtmak hayata onun bakışı ile bakmak onu sadece okumak değil okuduklarımızı anlamak ve anladıklarımızı imanın ve İslam’ın şartları olarak kabul edip öyle yaşamaktan geçmektedir. Allah’a emanet olunuz. - See more at: http://www.iktibasdergisi.com/dusmana-karsi-hazirlikli-olmak/#sthash.B8rgIrbr.dpuf

10 Temmuz 2015 Cuma

Müslümanları bekleyen büyük felaket!

Müslümanları bekleyen büyük felaket!

“Kur’ân İslâm’ı” söylemine karşı yazdıkları sebebiyle sosyal medyada linç edilen Yeni Şafak yazarı Yusuf Kaplan, tehlikeye dikkat çekti.

Eklenme: 10 Temmuz 2015, 12:02 / Güncelleme: 10 Temmuz 2015, 12:04 / 15,498 Okunma / 39 Yorum
Bazı çevreler tarafından Kur'ân düşmanı ilan edildiğini belirten Yusuf KaplanKur'ân'ın Müslümanların hayatından nasıl uzaklaştırılmaya çalışıldığını dikkat çekici bir yazıyla gözler önüne serdi.
Kur'ân'Ia Sünnet'in birbirinden ayrılamayacağına özellikle vurgu yapan Kaplan, aksi halde Müslümanları büyük felaketlerin bekleyeceğini hatırlattı.
Son günlerde İslamcılık üzerinden yeniden tartışmaya açılan meseleye farklı bir bakış getiren Kaplan, Kur'ân'ın hayat rehberi olması gerektiğini yineleyerek bunun önündeki engellerin neler olduğunu da tek tek sıraladı.
İşte Kaplan'ın yazısındaki çok çarpıcı tespitler:
"ÜÇ BÜYÜK PROJE
Oryantalistlerin geliştirdiği üç büyük proje var:
1-Osmanlı'yı unutturmak.
2-İslâm düşüncesinin Gazâli'yle bittiğini masalını yutturmak!
3-Hz. Peygamberin konumunu sarsmak.
Batıklar, ilk ikisini başardılar. Şimdi sıra üçüncüsünde. Karikatür krizleri boşuna çıkmadı, değil mi?
Batılılar artık şunu çok iyi biliyorlar: Müslümanların İslâm'la ilişkilerini koparmanın yolu hadisleri, peygamberin konumunu ve mezhepleri tartışmak. Sonra sıra Kur'ân'a gelecek.
Çok tehlikeli bir proje bu: Kaynaklarını yitiren Müslümanlar kaygan zeminlerde patinaj yapmaya, birbirleriyle boğuşmaya başlayacak. EhI-i Kıble birbirine girecek! Bunun yolu da, Hz. Peygamberin (sav) konumunun sarsılması ve devre dışı bırakılmasından geçiyor!

“KUR'ÂN İSLÂM'I”: DİNE UYMAK YERİNE DİNİ KENDİNE UYDURMA PROJESİ

Protestanlığın kurucusu Martin Luther”in 95 tezini astığı Wittenberg Kilisesi'ne gitmiştim bir kaç yıl önce.
Wittenberg Kilisesi”nin girişinde bir pano vardı ve panoda aynen şu cümle yer alıyordu:“Artık ben de İncil”i anlayabileceğim.”
İyi de kimsin sen? Çapın ne? Daha önemlisi de, “yetkin/liğin ne?”

Oysa Luther'in kilisesinin girişinde yer alan panodaki bu söz, dinin protestanlaştırılmasının mottosudur.
Ya da şöyle söyleyelim: “İncil Hıristiyanlığı”nın temelidir: Hıristiyanlığı temelinden yıkan, önüne gelenin, kafasına, arzularına, hatta keyfine göre İncil yazmasına yol açan yıkımın temel gerekçesi.

İnsanın, dine uymak yerine, dini kendisine uydurmasının kapılarını sonuna kadar açan protestanlaşmanın âmentüsü.
O yüzden, bugün önüne gelen kafasına göre İncil yazıyor: “Benim İncil”im bu!” diyor.
O yüzden eşcinseller kafalarına göre İncil yazıyor. Feministler kafalarına göre İncil yazıyor. Ateist papazlar kafalarına göre İncil yazıyor!

KUR'ÂN'I PAÇAVRAYA ÇEVİRECEK BİR SÖYLEM!

Son zamanlarda, sıklıkla, “Kur'ân İslâmı”ndan sözeden insanlara rastlıyorum.
Önce şunu söyleyeyim açık açık: “Kur'ân İslâmı”ndan sözeden biri, eğer kötü niyetli ya da görevli değilse, ne söylediğini bilmeyen biridir.

“Kur”ân İslâmı” söylemi, ancak çapsız insanların eseri, ayartıcı ve insanı ana kaynağını Kur”ân”ın oluşturduğu İslâm”dan saptırıcı bir söylemdir.
Kur”ân İslâmı”nın ne kadar tehlikeli bir söylem olduğunu söylerken, İslâm”ı protestanlaştırıcı, sonuçta İslâm”ı paçavraya çevirecek bir söylem olduğunu söylemiş oluyorum.
Anlama kıtlığı çekeceklerin zannedecekleri gibi, Kur”ân”ı devre dışı bıraktıracak bir şey söylemiş olmuyorum. Aksine, “Kur”ân İslâmı” söylemini dillendirenlerin, Kur'ân'ı devre dışı bırakacaklarına dikkat çekmiş oluyorum.

ÇAĞ KÖRLEŞMESİNİN KÖRLEŞTİRİCİLİĞİ

Çağ körleşmesi yaşıyoruz: Algılama biçimlerimiz İslâmî idrak ve zihin setleri üzerinden işlemiyor.
Müslümanca bir zihin ve idrakten yoksun olduğumuz bir zaman diliminde, Kur'ân'ı sadece mevcut seküler zihin ve algılama biçimleri üzerinden algılamaktan kurtulamayız. Bu da seküler algılama biçimlerini Kur”ân”a giydirmemize yol açar ve tam anlamıyla cinayetle sonuçlanır.
Ümmîleşilmeden, zihnimizi, algılama biçimlerimizi ve dilimizi İslâmîleştirmeden Kur'ân İslâm”ından sözetmek, İslâm”ın çağın ağları ve bağları, bağlamları ve kavramları ile anlamaya kalkışmaktır.
Ki, bu tam anlamıyla çağın algılama biçimlerini Kur'ân'a giydirmek ve İslâm'ı tanınamaz hâle getirmekle sonuçlanacak bir cinayettir.
Kur'ân kaynaktır, Sünnet-i Seniyye, ırmak. Aslolan hakikat yolculuğuna çıkmak, hakikate varmak. Irmak, gürül gürül akacak ki, Kaynak, hayat fışkıracak...

PEYGAMBER'İ DEVRE DIŞI BIRAKAN DİN, KISA DEVRE YAPAR!

İyi de, hakikat yolculuğuna nasıl çıkacağız?
Bu sorunun cevabı şu tespitte gizli: Kur”ân asıldır, Sünne-i Seniyye usûldur. Aslolan, hakikate vusuldür / varmaktır.
Yani: Usûl olmadan, vusûl olmaz. Usul yoksa, fusûl (kopma / sapma) kaçınılmazdır.

Hakikate vusûl”ü sağlayacak usûl”ü bize veren, hakikatin misali ve timsali, vasatı ve vasıtası olan Efendimiz”dir.
Eğer “ben de Kur'ân'ı anlayabilirim”, diyerek, peygamberi devre dışı bırakırsanız, İslâm kısa devre yapar. Önüne gelen, “İslâm budur” diye saçmalamaya başlar. Böyle yapmakla, kendisini peygamberin yerine koyduğunu da, din icat ettiğini de göremez.
Batılıların, Kur'ân'a değil de, Hz. Peygambere saldırmalarının, hadisleri tartışmaya açmalarının temel nedeni, Peygamberi devre dışı bırakmak ve insanların kafalarına göre din icat etmelerinin ve dini paçavraya çevirmelerinin kapılarını sonuna kadar açmaktır.
Müslümanların yaşadıkları ikinci büyük medeniyet buhranı, İslâmî zihin ve idrak biçimleri ve yerlerini yitirmeleriyle sonuçlandı.
Müslüman zihninin ve idrakinin yok olduğu, Müslümanların, İslâm”ın çağrı”sının kurmadığı bir çağ'ın ağları ve bağları, bağlamları ve kavramları ile konuştukları, bunun farkında bile olmadıkları bir dilsizlik ve yersizlik ortamında, Kur'ân İslâmı”ndan sözetmek, geri dönüşü zor büyük bir felâketle sonuçlanır sadece."

6 Temmuz 2015 Pazartesi

Geliyorum diyen felâket: “Kur’ân İslâm’ı” söylemi


Yusuf Kaplan

Yusuf Kaplan

Geliyorum diyen felâket: “Kur’ân İslâm’ı” söylemi

04:00 Temmuz 06, 2015

Bu yazım geçen yıl yayımlanmıştı burada.
Son aylarda II. FG Vakası yaşanmasına yol açacak, adına “Kur'ân İslâm'ı” denen, sünneti, hadisleri, mezhepleri inkâr eden, tıpkı Martin Luther'in yaptığı gibi yeni bir din icat edilmesiyle sonuçlanacak bir tehlikenin, “Müslüman Luther'lerin” ülkenin yönetimine sızmaya çalıştığını, bizzat en tepedeki yetkililerden öğrendim.
O yüzden meselenin önemine ve hayatiyetine binaen bu yazımı gözden geçirerek yeniden yayımlama ve gelen tehlike konusunda halisane bir niyetle ikaz etme ihtiyacı hissettim.
YÜZYILLIK İKİ TEHLİKELİ PROJE
İki yıkıcı oryantalist proje var. Meseleyi kişileştirmeden, kimseyi kırmamaya özen göstererek bu iki hayatî sorunu kısaca mercek altına almak istiyorum. Umarım, herkes anlamak istediği gibi anlamaz.
Batılıların iki asır önce teorik temellerini attıkları oryantalist söylemin İslâm dünyası için geliştirdiği iki tehlikeli proje var.
Birincisi, İslâm'ın protestanlaştırılması, sekülerleştirilmesi, böylelikle hayattan uzaklaştırılması projesi.
İkincisi de, İslâm dünyasının diriliğini, dinamizmini, canlılığını koruyan, her şeye rağmen İslâm'la irtibatını sürdürmesini sağlayan 500 yıllık mücahede ve mücadeleyle Selçukluların kurdukları, yine 500 yıllık mücadeleyle Osmanlıların korudukları, Ehl-İ Sünnet omurganın çökertilmesi projesi.
Bu iki projenin hedefi, Müslümanları birbirine düşürerek, bir daha ayağa kalkamayacakları kadar büyük bir darbe vurmak.
Bu iki projenin somut olarak hayat geçirilebilmesi için belirlenen hedef, hadislere ve Hz. Peygambere (sav) saldırmak. Bu saldırının, uzun vadede, en kalıcı ve yıkıcı sonuç verecek saldırı biçimi olduğunu düşünüyor Batılılar.
Soru şu burada: Batılılar, neden Hz. Peygambere ve hadislere saldırıyorlar peki? Düşünün!
Sıra Kur'ân'a gelecek! Bazı âyetler öne çıkarılacak ve sonuçta, “bu kitap saçma -hâşâ- bir kitap” diyecekler! Müslümanlar da bu durumu tevil edip duracaklar.
ÖRNEK, HIRİSTİYANLIĞIN TARİHİ
Muharref Hıristiyanlığı Aziz Pavlus kurdu. Peygamber olsa, insanlar din icat edemezdi oysa.
İlke şu burada: Tevhid'in koruyucu kalkanı, Nübüvvet hakikati.
Luther “İncil Hıristiyanlığı” çağrısı yaptı. İncil'i çağın zihin kalıbına göre okudu. Her şeyi yıktı. Sahte bir din icat etti.
İslâm”ı bekleyen tehlike de bu!
“Kur'ân İslâmı” söylemi, geliyorum diyen en büyük felâketlerden biridir. İslâm'ı protestanlaştırma projesidir çünkü bu söylem.
KUR'ÂN ASIL, SÜNNET USÛL'DÜR
Din, kuru bilgi kaynağı değildir. Hayat kaynağıdır. “Yaşayan Kur'ân” olarak tavsif edilen Hz.Peygamber olmazsa din kalmaz. Peygamberi devre dışı bırakan bir din kısa devre yapar.
Elbette ki, Kur'ân, Temel'dir. Sünnet, o Temel üzerinde yükselen ve Temel'i ayakta tutan Sütun. Sütun çökerse, gökkubbe de, Temel de çöker.
Şu yani: Usûl olmadan tefsir de, hadis de, fıkıh da olmaz; işlemez.
Kur'ân asıldır; Sünnet-i Seniyye, usûl. Aslolan hakikate vusûldür / varmak. Usûl yoksa vusûl de yoktur. Fusûl / sapma vardır.
Başka türlü kurman gerekirse bu cümleyi: Kur'ân Kaynaktır. Sünnet, Irmak. Aslolan hakikate varmak. Irmak, gürül gürül akacak ki; Kaynak, hayat fışkıracak.
ÖNCE ÇAĞDAŞ HURAFELERDEN ARINMAK!
İslâm'ı hurafelerle doldurdular, diyorlar. Luther de öyle demişti. Ama asıl hurafeyi o üretti: Sahte Din.
Dine Karşı Din icat edecekler! O yüzden “Uyuma!” diyorum.
Şunu iyi bilelim: Kimseden çekmedi bu din, hurafe temizliyoruz, diyerek zihninin çağdaş hurafelerle iğdiş edildiğini göremeyen çapsızlardan çektiği kadar!
Hurafeleri temizleyeceğiz, diyorlar. Böyle diyenlere şu soruyu sormak zorundayız: İyi de, kimsin “sen”?
Hurafe “sen”sin: Ç/ağ'ın, insanın zihnini iğdiş eden seküler hurafelerinin kölesi!
VARIŞ NOKTASI NE, KALKIŞ NOKTASI NEREYE DÜŞER?
Kalkış Noktası ve Varış Noktası olmadan Kur'ân'a gidemeyiz. Çağın kavramlarını ve bağlamlarını Kur'ân'a giydiririz sadece.
Soru şu burada: Varış Noktası belli, Kur'ân ve Sünnet. İyi de Kalkış Noktası neresi?
Çağ'ın ağları ve bağları, bağlamları ve kavramları. Yani bizim çağrı'mızın kurmadığı, zihnimizi ve idrak biçimlerimizi allak bullak eden, bizi İslâmî duyuş ve düşünüş, varoluş ve yaşayış biçimlerinden uzaklaştıran ve devâsâ bir ağ'a dönüşen seküler çağ! Kalkış Noktası burası. Bu ağ!
ÜMMÎLEŞME'DEN ASLÂ!
O yüzden, bura'yı zihnen ve idrak açısından terketmeden, çağ'ın ağlarını ve bağlarını, kavramlarını ve bağlamlarını aşma çabası göstermeden yani Ümmîleşmeden Kur'ân'a gidemeyiz: Çağdaş hurafeleri Kur'ân'a giydirir, her şeyi tarumar ederiz! O yüzden önce Zihinsel Hicret şart, diyorum.
Özetle 200 yıllık oryantalist proje şunu hedefliyor:
Hadisler tartışılsın! Ardından Peygamber'in konumu tartışılsın ve devredışı kalsın!
Sonuçta, Her kafa Kur'ân'ı yorumlasın, neredeyse kelle sayısı Kur'ân çıksın. Nifak çıksın ve insanlar dinden uzaklaşsın, kaçsın!
Sözün özü: Hadisleri, Hz. Peygamberi tartışmalı hâle getirip Kur'ân'ı kıt akıllarına göre yorumlayan Müslüman Lutherler icat edecekler!
Oysa, diğer dinler paçavraya çevrildi. Niçin? Peygamberi olmadığı için.
Tevhid, peygamber varsa, korunur. Yoksa, önüne gelen “tanrılığa” soyunur.
Son söz: Hadisler, Kur'ân'ın önüne geçiyor, diyenler, kendilerini hadislerin de, Kur'ân'ın da önüne geçirdiklerini görebiliyorlar mı acaba?
*
twitter.com/yenisafakwriter